Tahammül Edebilmek

Nefes aldığımız son yıllarda gün geçtikçe artan, fevkalade can sıkıcı olan bir olgu… Tahammülsüzlük. Malumunuz, evlenme yaşının son yıllarda bir hayli artmasıyla; 20'li yaşların sonuna kadar bir başına yaşamış, kurduğu düzene yıllarca bağlı kalmış, ideallerini her geçen gün daha sağlam temeller üzerine inşaa ederek gelişmiş bireyler, bambaşka yaşam tarzına sahip birinin oyuna dahil olmasıyla tek bildiği konfor alanından taviz vererek bambaşka bir maceraya adım atıyorlar. Peki maceraya dahil olan, üstelik asla bilmediğiniz tarzda oynayan yeni başrolle aynı oyunda müşterek hareket etmek, her daim kendi macerasında kavrulmuş bireyler üzerinde nasıl bir etki yaratıyor? Hayat oyununda duygularınıza hitap eden ve aklınıza uygun olan kişiyle rol aldığınızı düşünelim. Birlikte geçen anlarda onu daha yakından tanıdıkça (ki bir insanı en çok yolculukta ve aynı evde kalınca tanırsınız) heyecan katsayısı düşer ve neden yerini tahammülsüzlüğe bırakır?Hayatınızdaki insanın uykusundayken nefes alıp verişinden, çıkardığı seslerden bile rahatsız olabilir misiniz mesela? Ya da yalnız uyumaya alışkın bünyeniz böylesi bir durum karşısında dumura mı uğrayacaktır? Peki ya en önemlilerden olan kişisel bakımdan tutun da bir değer yargısı ifade etmeyen beslenme tarzına varana kadar birçok husus hayatınızı zamanla nasıl bir çıkmaza dönüştürür?Size göre yemek yaparken farklı bir yol izlenilmesi gerekir, bu yüzden ona karışmak zorunda hissedersiniz. Ona göre evde oturmak… Devamını oku

2020

Ah sen 2020. Yıldız gibi kayıp geçtin ömrümüzden. Neler neler yaşattın şu dünyevilere. Şunu bilmelisin ki, her şeye rağmen ben seni çok sevdim. Sıkça şaşırdığım, bazen aksiyonlu, çokca hayal kırıklığı yaşadığım, bolca da hayallerimi gerçekleştirdiğim bir yıl oldun. Şubatta dersler başlamışken vangölü ekspresi yaptım, 24 saat yolculuk yapıp Bitlis'e vardım. Hayatımda hiç göremediğim kadar kar gördüm, defalarca kere zıplayıp kendimi kardan yataklara attım, adeta sevinçten çıldırıyordum. Çok güzel insanlar tanıdım. Müthiş bir deneyimdi. İyi ki gitmişim. Martta kariyer planlarım vardı, korona kapımızı tıklattı, okullar tatil oldu. Ben İzmir’e oradan da Bodrum'a geçtim.. Herkes korkuyla evlerinde beklerken ben Bodrum sokaklarını turluyordum. Bodrum'u görmeyi çok istiyordum ve o zaman fırsatını bulmuştum, bana kızmayınız... Korona biz insanlara, en azından büyük çerçeveyi görebilen bakış açısı gelişmiş insanlara çok şeyin kıymetini gösterdi. Bütün planların yerle bir olabileceğini, bir anda tüm hayatının komple değişebileceğini, yeryüzündeki tüm canlıların ne kadar aciz olduklarını, insanoğlunun doğaya ne kadar zarar verdiğini kafamıza vura vura gösterdi. Korona devam ederken yazın şehir içinde ve şehir dışında birçok yerde kamp yaptım. Daha önce hiç kamp yapmamış sevdiğim arkadaşlarımı kamplara götürüp, onların yüzündeki mutluluk ile huzuruma huzur kattım. Küçücük tüpümle menemenler, makarnalar yapıp; doğanın ihtişamıyla, yeşilin ve mavinin göz kamaştırıcılığı eşliğinde, sevdiğim insanlarla kamp… Devamını oku

Angut Kadar Sevmek

Yaşadığımız yüzyıla inat aşkın varlığına inanan ve bunu yaşatmaya çalışan insanları gördükçe gözlerim dolar, hikayelerini dinledikçe adeta tüylerim diken diken olur. Hep yanlış dönem insanı olduğumu savunurum çünkü hassas kalpler; kin, gurur, bencilliğin hakim olduğu, maddesel zevkler için birlikte olunan şu hayatta, aldığı nefes göğüs kafesine batarak yaşar. Bir yanda sevgisiz ve mecburiyetten sürüp giden evlilikler varken öte tarafta ben bu yüzyıla dişimle kemiğimle meydan okuyacağım diyen, hâlâ kalbiyle yaşayan nadide insanlar mevcut. 70 yaşındaki Celal dedeyle Karaburun’da kamp yaparken tanıştım. Deniz kenarındaki çadırında 1 aydır tek başına kalıyordu. Tonton dünyalar tatlısı Celal dede, arkadaşım ve beni görünce hemencecik konuşmaya ve kendini anlatmaya başladı. Eşi bir sene önce vefat etmiş, evde canı çok sıkılıyormuş ve sürekli aklına eşi geliyormuş. Ne yapayım diye düşünürken çadır, şişme yatak ve küçük bir tüp almış kendine. Arabasına atlayıp Karaburun’a gelmiş ve ağacın gölgesine kuruluvermiş. Gelip giden kampçılarla muhabbet ederek geçiriyormuş çoğu vaktini. Eşiyle anılarını anlatırken gözleri dolup ağlayan, bütün zorluklara eşiyle birlikte göğüs germiş, hâlâ eşine sırılsıklam aşık ve sadakati sonsuza kadar sürecek bir beyefendi Celal dede. Angut kuşlarını bilirsiniz, “angut gibi bakma” sözü vardır. Çoğu insan bilmez angutların neden uzun uzun baktığını. Angut kuşunun en önemli özelliği eşine ölümüne sadık olmasıymış. Eşi öldükten… Devamını oku

Perdenin Ardındakiler – Kendime

Yumuşak bi tınıyla başlıyor şarkım. Güzel şeyler hissettireceğinin ilk sinyallerini veriyormuş gibi melodisi. Yakın zamanda keşfettiğim, sonrasında çıktığım ilk yolculuğumda geceden gün doğana kadar dinlemekten bıkmadığım, hayallere daldıran canımın içi şarkım. Bu şarkıyı neden bu kadar sevdim diye kendime sorarsam eğer; sözleri öylesine yüreğime dokunuyor, beni öylesine başka dünyalara götürüyor ki. Aşkın, o içimizi kıpraştıran, bizi dünyanın en üzgünü de en mutlusu da yapabilen o nirvana duygunun, büyüleyici anlatımına vuruldum herhalde. Anlamak için aşkı destansı yaşamak gerekiyor. Bu da çok az insana nasip oluyor zannımca. “Seni öpmeden ölürsem, şehrimin yağmurları adına kazınır, yine sana yazarım” diye başlıyor şarkıya. Seni öpmek öyle kutsal ki, ölürsem dahi içimde ukte kalır ve yağmurlarla sana değmeye çalışır hatta ötesine geçer, yağmurları sana kazıtırım, yine de sana ulaşırım diyor. Cümle o kadar derin ki, hissettirdiklerini kelimelerle ifade etmek de haliyle çok zor. “Seni öpmeden gidersem tutmaz ayaklarım, seni bulmalıyım, kalbine dokunmalıyım” Herkes gitmek zorunda kalmıştır ya da tamamen kendi isteğidir. Gitmek bazen en büyük çaresizlik, bazen de bilinmez maceralara tertemiz bir başlangıçtır.. Çaresiz hissettiğimde hep en çok sevdiğim insanın ismini sayıklarım. Yanımda olmasını, acımı sevgisiyle hafifletmesini arzularım. Gitmeden, o kopuş anında son kez dudaklarından aşkı tatmalıyım. Kalbinden sıcaklığını almalıyım. Çaresizliğin soğuğuna karşı savaşmak için güç… Devamını oku

Güzel Yaşa, Güzel Yaşat

Dünya değişiyor, sen değişiyorsun, fikirler değişiyor, hedefler değişiyor, hayalini kurduğun o masalda yanındaki insan değişiyor.. Bunca değişimin içinde, her şey bir anda tepetaklak olabilirken, bir gün kanser olduğunu öğrendiğinde veya henüz yirmi bir yaşındayken feci bir trafik kazasında gözlerini kaybettiğinde sana bahşedilen o güzelim hayat gözünün önünden geçecek. O ana dek neler yapmıştın, neleri erteleyip kendini bu kadar helak olmuş hissetmiştin. Hiç başına gelmeyecek mi sanmıştın, o örnek verdiğin kıyaslayıp şükür etmemiz gerektiğini söylediğin vaziyetlerin. Sen şu an yaşadığın her zerre duygu için sonsuzlarca şükür etmelisin. Allah sana inanılmaz hisler vermiş, adeta sihirliymişcesine önceden sezinliyorsun her şeyleri. Bütün duyguları doruklarda yaşayan bir kalp vermiş, mutlu olunca dünyanın en mutlusu, aşık olunca dünyanın en aşığı oluyorsun. Aşırı derecede merak vermiş, her şeyi bilmek ve öğrenmek istiyorsun. Dolu dizgin bir cesaret vermiş, korkmadan çekinmeden hayatın peşinden koşuyorsun… Evet kimi zaman kendine kızdın, böyle olmamalıydı dedin. Her şey dayanamayacağın bir noktaya geldiğinde elini eteğini çekmek istedin hayattan. Bir şeyler yapmak istedin beceremedin. Güvendin, vuruldun yine güvendin daha beter yaralandın. Düz yolda ayağın taşa takıldı bir de üstüne bileğini incittin, hem sırtında koca bir yük hem de bileğinin sancısıyla arşınlamaya çalıştın yolları. Şimdilik devam eden bir yol var, bu yolda kimler eşlik edecek sana?… Devamını oku

Kazandım Sanarken Kaybetmek

Bugün vizeden çıkmış, bir miktar üzgün bir şekilde markete gidiyordum ki, sinemaya mı gitsem acaba diyerek kendimi tek başıma dram filminde hayal ediverdim yine. Geçen sefer Müslüm filmini izlemiştim yine tek başıma vee duygu yoğunluğunun sekteye uğramayışı, kendimi filme daha çok kaptırıp, bütün dünyadan ve insanlardan iki saatliğine kopmak inanılmaz güzel gelmişti. Tek başına gidilen sinema büyüktür biriyle gidilen sinema. Tabii film bitince sevdiğin ve kafa yapının uyduğu insanları düşünüp “ya bu insan da bu filmi izlemeli, ana duygusunu hücrelerinde hissetmeli, filmden bir ders çıkarmalı, keşke birlikte gelme fırsatımız olsaydı” diyerek aklımdan geçirdiğim olmuyor değil. Ah bu güzel olan her şeyi sevdiklerimle paylaşma iç güdüm… Çağan Irmak’ın Bizi Hatırla filmi, İzmir’in Eski Foça’sından başlayıp İstanbul’a uzanan bir yolculuk. Eski Foça’yı filmin ta en başında gösterilen ufacık bir ara sokağından tanıyıp “ya burası Foça olabilir mi” dedikten sonra meşhur marinasını gördüm ve gurbet ellerde canım Foça’mla hasret gidermek istercesine, heyecanla izlemeye başladım filmi. Kariyeri için İstanbul’a gitmek isteyen genç, babasıyla konuşuyor Foça denizine karşı. Babası hayattaki tek varlığını dizinin dibinden ayırmak istemiyor. Gitme İstanbul bu, insanın feleğini şaşırtır, kaybolursun diyor. Genç, ne olursa olsun hayallerinin peşinden gitmek istediğini söylüyor. Babası destek oluyor, ilerde keşke gitseydim dememesi için bencilliğini bırakıp oğlunun arkasında… Devamını oku

Bir Sahil Kıyısında…

Çok sıkıldım; insanların anlattıkları gibi olmamasından, ne istediklerini bilmemelerinden, nankör olmalarından, sözlerinde durmamalarından, en çok menfaatlerini düşünmelerinden, empati yapmamalarından, karşı tarafı dinlemeye çalışmadan kendilerini anlatmalarından, istedikleri olmayınca çirkinleşmelerinden…. Kendime yeni bir sayfa açtığımdan beri, onlarca kadın onlarca erkekle oturup sohbet etme, yakından tanıma fırsatım oldu. Ama farklı insanları tanıdıkça yalnız olma isteğim devasa boyutta artış gösterdi. İyiliğine, inandığım, bir şeyler paylaşmaktan keyif aldığım insanlar da çok oldu evet ama ben bu noktada bardağın boş tarafını eleştiriyorum zaten. Yaklaşık üç aylık süreçte o kadar çok şey öğrendim ki hayata dair. Çok fazla şeyi sorgulama fırsatım oldu, birbirinden değerli insanların konuşmalarını dinledim, bir yakadan bir yakaya hiç bilmediğim yerlere gittim, bir sabah kalktığımda yurdu su bastı, birdenbire odamdaki parkeler yüzmeye başladı, serumluk oldum tek başıma sürüne sürüne hastaneye gittim, tahammül etmek istemediğim insanlara sabır göstermek zorunda kaldım, kısa süredir tanıdığım birilerine güvendim… Her olayda, her duygu durumumda bir tecrübe edindim, bakış açımı değiştirdim.. Aklınıza gelebilecek her türlü şeyi yalnız yapıyorum. Bol bol düşünüyorum. Eksikliklerimi tamamlamaya çalışıyorum. Konfor alanımdan çıkıp yapmaktan korktuğum şeylerin peşine düşüyorum. Hemen hemen her gün yeni bir yer görüp, yeni bir cümle duyup, yeni bir insanla tanışıyorum. Bunların hepsi çok güzel şeyler evet ama her şeye yetişmeye çalışırken yıprattım… Devamını oku

İz

Hayatımıza birdenbire giren, kısacık duran sonra da çıkan, yollarınızın ayrıldığı insanlar oluyor. Ben; çocuk, yaşlı, bir yetim, bir işci, teyze, amca… Sıfatların önemi olmaksızın, yalnızca kalbinin iyiliğine inandığım o piyangodan çıkmış misafirimize, baktığı pencereden farklı bakış açıları kazandırmak, acısını dindirmek için öneriler sunmak, yahut çıkmaz sandığı durumu basit birer tümsek olduğuna ikna ederek, elimdeki, zihnimdeki en ufak birikimi paylaşarak mutlu edebilmek için çabalayan insanlardanım. Çünkü fikrimce; bir insan kazanmak, hayatında iz bırakabilmek, ona yapayalnız olmadığını ve kendi değerinin farkına varması için yardımda bulunmak en büyük erdemlerden ve benim için doruklardaki mutluluklardan… Peki sonucunda ne mi görüyorum. Araya uzun zaman girse bile beni unutmayan, bana vefa duyan, arayıp soran, çağırdığımda koşarak gelecek kalbi pamuk gibi insanlarla doluveriyor çevrem. İşte ben buna binlerce şükür ediyorum. Devamını oku

Kıymet Vermek

Hayatımda olan her şeye; biraz olsun heyecanlandıysam, biraz olsun istediysem, biraz olsun iz bıraktıysa, deli gibi kıymet veriyorum. Erken büyümenin faydaları olsa gerek. Hani yaşlılar bozulan bir şey olursa tamir eder, yırtılan yere yama yapar, atmaz onarmaya çalışırlar. Ben de o hesap. Ruhum asla kabul etmiyor kolay vazgeçmeyi, çöpe atmayı. Çünkü; seninle birlikte eskimiş o şeyde anıların var, emeklerin var, gözyaşın var. Nasıl atabilirsin, nasıl satabilirsin. O senden bir parçayken. Devamını oku

BİSİKLET SEVDASI

Hemen evimizin önünde koskocaman düz bir yol var. Seneler seneler önce küçüğünden büyüğüne herkes; akşam olunca, güneş yerini gölgelere bırakınca o düz yola dökülürdü. Kadınlar bir baştan bir başa kaldırımlara sıralanır sohbet ederlerdi. Çocukların kimisi dört tekerlekli kimisi iki tekerlekli bisikletlerini sürerlerdi. Tekerlerinde süslü led ışıkları, direksiyonda rengarenk bantları ve değişik sesli kornaları vardı. Korna seslerini duyunca camın önüne çıkardım. Kedinin ciğere baktığı gibi bisikletlilerin turlamasını izlerdim. Bir bisikletim olsun çok istiyordum. Ama bir türlü bizimkilere bisiklet aldıramamıştım. Birkaç senem sadece izlemekle geçti. Kimi günler bir turluk ödünç alıyordum dört tekerleklilerden. O günlerde yastığa başımı koyduğumda, bir turu yüz tur yapar da öyle uykuya dalardım. Artık büyük gün gelmişti bana da bir bisiklet alınacaktı. Babamla bisikletçiye gittik. Boyumdan biraz büyükçe bir dağ bisikleti aldık. Merdivenin üstüne çıkıp da oturabiliyordum ancak. Tabii sürmeyi de bilmiyordum. O meşhur ‘düz yol’ boyunca düşe kalka ilerlemeye çalışırdım. Günler günleri kovaladıktan sonra artık kendi başıma bisiklet sürebiliyordum. Kısa sürede mahallenin en iyi bisiklet sürücüsü olmuştum. Ellerimi bile bırakabiliyordum. Ben yaşıtlarıma göre hep geriden gelmek zorunda bırakıldım. Dört tekerlekli bisikletim hiç olmadı. Ama bisiklet sevdamdan da hiç vazgeçmedim. Hep bekledim, bir gün gelecek, her pedela basışımda rüzgar saçlarımı uçuş uçuş yapacak, bu sefer değişik sesli kornalar… Devamını oku